Ceuta (Sebte) Göç Dalgaları ve Bir Dış Politika Silahı Olarak "İnsan Hakları"
Geçtiğimiz ay, Fas’ın yıllardır hak iddia ettiği bir şehir olan Ceuta’ya (Fas’ın adlandırmasıyla Sebte’ye) büyük bir göç akını gerçekleşti. Kırk sekiz saatlik süre içinde 50 bine yakın mülteci deniz yoluyla Ceuta’ya giriş yaptı. Bu büyük göç dalgası, İspanya yargısının aldığı bir karara ilişkin sosyal medyada yayılan bir paylaşımın hemen ardından yaşandı. Söz konusu yargı kararına göre, İspanya’ya deniz yoluyla giriş yapan göçmenler hemen geri gönderilmeyecekti. Bu karar, deniz yoluyla gelen göçmenlere sığınma talebinde bulunma, mülteci statüsü kazanma ve sunulan diğer imtiyazlardan yararlanma imkânı tanıyordu.
Meşhur Fransız İhtilali ve ardından tüm dünyada yaygınlaşan milliyetçilik fikri, imparatorlukların ve çok uluslu siyasi yapıların çöküşünü hızlandırdı. Devam eden birkaç yüzyıl boyunca etkili olan milliyetçilik akımı, çok uluslu imparatorlukların parçalanmasına neden olurken yer yer ırkçılık hâlini de almış ve gelecekteki daha büyük savaşların kıvılcımını ateşlemişti. O günlere kadar yüzyıllarca bir arada yaşamış, elindekini komşularıyla paylaşmış halk toplulukları artık birbirlerini düşman olarak görmeye başlamıştı. Yüzyıllardır aynı kaynakların bulunduğu topraklarda yaşayan ve kültürlerini birlikte koruyan insanlar, artık sahip olduklarını, sahip olamadıklarıyla takas etme hırsına kapılarak çatışma ortamına sürüklenmişlerdi.
Bu ortamda, dönemin yöneticilerinin kendi ülkelerinde barışı sağlamak ve devletlerinin bütünlüğünü korumak için otoritelerini sınırlandırmaları, yetkilerinin ilahi veya doğaüstü bir güçten gelmediğini kabul etmeleri gerekiyordu. Çok farklı dinlere ve etnik kökenlere ev sahipliği yapan koca imparatorlukların yöneticileri, devletlerinin dağılmaması için halklarını yönetime dâhil etmeli, aralarında bir yurttaşlık bağı oluşturmalı ve farklılık gözetmeksizin herkesi eşit kabul etmeliydi. Artık yönettikleri insanlar hakkında tek başlarına karar veremiyor, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar hukuka aykırı adımlar atamıyorlardı. Tüm dünya için demokratikleşme, uzun vadede bir zorunluluk gibi görünüyordu.
Ancak tüm bu çabalara rağmen çok uluslu yapılar dünya genelinde büyük bir çöküş yaşadı. Uygulanmaya çalışılan eşitlik ve özgürlük temalı yasalar, bu devletlerin dış müdahalelere açık "yumuşak karnı" niteliği taşıyordu. Sanayi Devrimi sonrası hızla sanayileşip ekonomilerini büyüterek zenginleşen ülkeler, sömürge arayışları sırasında bu yumuşak karnı bolca kaşıdılar. Bu ülkelerin elde ettikleri zenginlikler ve halklarının dünyanın geri kalanına kıyasla yüksek olan refah seviyesi, sanayileşemeyen ve ekonomik zorluklar içine düşen devletlerin halklarının gözlerini kamaştırıyordu. Sanayileşemeyen toplumlar, bu ülkelere ve yurttaşlarına hayranlık duyuyor, onlar gibi olmayı arzu ediyordu. Bu isteklerin sonucunda kendi devletlerinin iç politikalarını eleştiriyor, reformlar talep ediyor ve uluslararası aktörlerin yönlendirmeleriyle dayanışma hâlinde hareket ediyorlardı.
Büyük ekonomik güçleri ve geliştirdikleri savunma sanayisi sayesinde bu ülkeler, dünya genelinde insan hakları, özgürlük ve demokrasi gibi kavramları pazarlamaya başladılar. Ekonomik açıdan durumları parlak olmayan ülkelere bu değerleri adeta zorla dayattılar. Bu durum, hegemon güçler için dünya kamuoyunda büyük bir reklam ve imaj çalışmasıydı. İnsan hakları söylemi, büyük devletlerin görece zayıf ülkelerin içişlerine müdahale etmesi için gerekli ahlaki gerekçeyi sağlıyor; yaptıkları müdahaleler tüm dünya, hatta hedef ülkelerin kendi halkları tarafından bile hoşgörüyle karşılanabiliyordu. İnsan hakları ihlalleri yapan hükümetler ise uluslararası toplumdan dışlanıyor, ekonomik izolasyona uğruyor ve hatta devletleri tanınmaz hâle geliyordu. Bu baskı, hedef ülkelerin halklarını ekonomik anlamda daha da zora sokuyor, giderek fakirleşen kitlelere suç işlemekten veya göç etmekten başka çare bırakmıyordu. Uzun vadede bu devletlerin birer suç odağına dönüşmesi, uluslararası askeri müdahaleleri de hegemonların gözünde meşru hâle getiriyordu.
Uluslararası diplomasiye yaklaşım; devletlerin içinde bulundukları jeopolitik konuma, sahip oldukları kaynaklara ve ekonomik imkânlara bağlı olarak şekillenir. Devlet yetkilileri, içinde bulundukları konjonktür gereği en pragmatik şekilde iç ve dış politika tercihleri yapmaya zorlanırlar. Eğer bir ülke ekonomik zorluklar içindeyse kaynaklarını en verimli şekilde kullanmalıdır. İstikrarsız bir bölgede yer alıyorsa, savunma için eli daima tetikte olmalıdır. Güvenlik endişeleri, karar alıcıları zaman zaman evrensel standartlara aykırı zorlu kararlar almaya itebilir. Dahası, eğer ülke ekonomik anlamda değerli kaynaklara sahipse, dış politikada açgözlü hegemon güçlere karşı son derece dikkatli olmalıdır. Aksi takdirde, akademik literatürde "kaynak laneti" (resource curse) olarak adlandırılan durum ülkeyi felakete sürükleyebilir.
Bir devletin içeride halkının refahını temin edebilmesi, dış politikada tanınabilmesi ve barışçıl politikalar benimseyebilmesi için caydırıcı bir askeri güce sahip olması şarttır. Barış için askeri güç kavramı ilk bakışta kulağa ters gelebilir; ancak aksi takdirde bir devletin elindeki kaynakları koruması ve sistemini sürdürmesi imkânsızlaşır. Bunun yanı sıra, medya gücü de kritik bir öneme sahiptir. Bir devlet, medya sayesinde bölgesinde olan biteni kendi perspektifiyle dünyaya aktarma imkânına kavuşur. Bu güç, hegemon devletlerin oyunlarını ortaya çıkarıp maskelerini düşürerek örtülü müdahaleleri engelleyebilir. Medya, günümüz dünyasında başlı başına farklı bir kulvarda ve farklı yöntemlerle savaşan silahsız bir ordu gibidir.
Yazımızın başında bahsettiğimiz Ceuta göç dalgası, bir ülkeyi insan hakları ihlaline zorlamanın, bunu medya yoluyla tüm dünyaya duyurmanın ve mevcut hassas konuların günümüz imkânlarıyla nasıl kaşınabileceğinin en net örneklerinden biridir. Toplumlar yasalar koyar ve insan haklarını tanır; ancak bazı güç odakları her zaman bu yasaların etrafından dolaşarak onları kendi çıkarları için kullanmanın bir yolunu bulur. Elbette bu durum, yasaların insanların lehine düzenlenmesinin önüne geçmemelidir.
Sonuç olarak, Ceuta krizinde de açıkça gördüğümüz üzere, günümüz dünyasında insan hakları salt evrensel bir ideal olmaktan çıkıp, küresel aktörlerin elinde kullanışlı bir dış politika silahına dönüşebilmektedir. İnsani değerlerin ve yasal düzenlemelerin toplumların refahı için geliştirilmesi şüphesiz ki insanlığın en büyük kazanımlarındandır; fakat bu ulvi kavramlar, ülkelerin sinir uçlarıyla oynamak ve içişlerine müdahale etmek için kullanıldığında adaleti değil, kaosu beslemektedir. Küresel satranç tahtasında bağımsızlığını korumak isteyen devletler; sadece güçlü bir orduya veya sağlam bir ekonomiye değil, kendilerine yöneltilen bu tür "ahlaki" manipülasyonları boşa çıkaracak donanımlı bir iletişim ve medya gücüne de sahip olmak zorundadır. Aksi takdirde, kendi doğrularını dünyaya anlatamayanlar, başkalarının yazdığı jeopolitik senaryolarda figüran olmaktan kurtulamazlar.
Bilim ve Teknoloji Birimi Başkanlığı
Ömer KÖYLÜ