Mutluluk Bitkisinden Yıkıma: Kimyanın ve İktidarın Karanlık Ortaklığı
Tarihte ilk defa Mezopotamya uygarlıklarından Sümerler, Antik Yunan, Mısır ve Çin medeniyetlerinde haşhaş bitkisinden elde edilen bugün afyon adını verdiğimiz madde tıbbi amaçlarla kullanılmaya başlandı. Sümerler bu bitkiden elde ettikleri maddeden ötürü haşhaşa Mutluluk Bitkisi adını verdiler. İlk çağlardan itibaren afyon ağrı kesici (analjezik), ishal durdurucu ve uyku verici olarak kullanılmıştır. Sanayi Devrimi'nden sonra ise 19. Yüzyılın başlarında, 1804 yılında eczacı Friedrich Sertürner tarafından afyonun içinde yer alan etken madde ayrıştırıldı. Sertürner, bu maddeye antik Yunan mitolojisinde yer alan Morpheus’a, yani rüyalar tanrısına, atıfta bulunarak morfin adını verdi. 1874 yılındaysa C. R. Alder Wright tarafından morfin kimyasal olarak modifiye edildi ve bu işlemden eroin doğdu. 1898 yılında Alman ilaç firması Bayer öksürük kesici ve morfin bağımlılığını tedavi edici bir ilaç olarak eroini piyasaya sürdü. Çok geçmeden morfinden daha fazla bağımlılık yaptığı anlaşıldı ve üretimi yasaklandı. Güney Amerika’nın And Dağları’nda İnka’lar başta olmak üzere yerli halkların tamamının yüksek rakım, açlık ve yorgunlukla mücadele edebilmek için Erythoxylum coca adını verilen bir bitkinin yapraklarını çiğnedikleri öğrenildi. Sonrasında tıpkı afyonun keşfinde yaşanan süreç tekrarlandı. 1860 yılında Alman kimyager Albert Nieman Erythroxylum cola bitkisinin yapraklarındaki etken maddeyi ayrıştırmayı başardı. Nieman kokaini bulmuştu. Ünlü içecek markası Coca-Cola’nın mucidi John Stith Pemberton, kendisi de bir morfin bağımlısıyken 1886 yılında icat ettiği içeceğe kokaine temel teşkil eden söz konusu bitkiden yararlanmıştır. Ancak kendisi mide kanserinden 1888 yılında ölmüş, ölümünden kısa bir süre önce Atlanta’lı bir iş adamına içeceğinin patentini satmıştır. Coca-Cola’nın ilk üretilen çeşitlerinde bundan 120 ila 130 yıl önce kokain vardı. Formülünü neden gizlediklerine şaşmamak lazım. Sanayinin giderek gelişmesi ve kimya biliminde yaşanan gelişmeler sonucu bu temel opioidlerden yararlanarak daha etkili sentetik maddeler geliştirildi. 1887 yılında laboratuvar ortamında üretilen amfetamin adı verilen maddeler 1930’larda astımın tedavisinde, iştah kesicide, uyku bozukluklarının giderilmesinde ve cephede askerlerin zinde kalması için kullanılmaya başlandı. Sonrasında ise yüksek bağımlılık riski taşıdığı ve yarattığı psikolojik yıkımlar ortaya çıktığında kontrol altına alındı. 1893 yılında ise amfetaminden daha etkili bir madde olan metamfetamin Japonya’da sentezlendi. İkinci Dünya Savaşı yıllarında askerlerin yorgunluklarını gidermek için Pervitin adıyla sıradan bir ilaç gibi dağıtıldı. Savaştan sonra ise merdiven altı tesislerde illegal biçimde üretilerek giderek yaygınlaşan yıkıcı bir sentetik uyuşturucu madde haline geldi.
Sanayi Devrimi'nin ardından, şirket egemen bir dünya kültürünün oluşmaya başlaması ve bilimin para kazanmak amacıyla bir araç olarak görülmesi ve bu uğurda bilimsel gerçeklerin bile zaman zaman örtbas edilmeye çalışılıyor olması, bu tarz maddelerin kazanç elde eden kesimlerin bunu gayet ahlaki ve dürüstçe bir davranış olarak görmelerini sağladı. Onlara göre paranın nereden geldiği önemli değildi. Para nereden gelirse gelsin, mevcut sistemde sahibine saygınlık ve itibar kazandırmaktaydı. İlk keşfedildikleri günlerde uyuşturucu maddeler tıbbi amaçlarla geliştirilmekteydi, ancak uzun vadede bağımlılık ve beraberinde getirdiği düşünsel bozukluklar henüz tam olarak bilinmiyordu ve kestirilemiyordu. Beyin kimyasını henüz tam olarak anlayamıyor, nasıl çalıştığını anlamlandıramıyorduk. Beyin kimyası ve işleyişi hakkında hâlâ çok kısıtlı bilgiye sahip olmamıza rağmen, günümüzde elde ettiğimiz yeni bilgiler ışığında madde kullanımının kimyasal mekanizmasını ve sonuçlarını bugün yüzyıl öncesine göre çok daha iyi anlayabiliyoruz. Uyuşturucu maddeler beynimizde mutluluk hormonu olarak da bilinen ve aslında bir nörotransmitter madde olan dopamin seviyesini artırır. Bu son derece zararsız görünebilir. Ancak nörotransmitter maddelerin sinir hücrelerimiz arasında uyartı, yani impuls iletiminden sorumlu kimyasallar olduğunu belirtelim. Şu ana kadar elde ettiğimiz veriler doğrultusunda bir sinir hücresinin belli bir şiddet eşiğinin üzerinde bir uyartıya maruz kaldığında ateşlenerek, yani harekete geçerek, bir uyartı iletim zincirini adeta domino taşları gibi tetiklediğini biliyoruz. Uyartıların iletimi ise sinir hücrelerimiz arasında bulunan sinaps dediğimiz özel bağlantı noktaları aracılığıyla gerçekleşmektedir. Bu bölgelerde yer alan dopamin ve benzeri nörotransmitter maddeler uyartıların iletiminde görev almaktadır. Eğer herhangi bir madde kullanımı söz konusuysa, sinaps aralıklarımız adeta bir dopamin seli basmış küçük bir oykanusa döner. Tabii, sonucunu siz tahmin edin. Normal şartlarda var olan uyartı eşiği artık çok daha aşağı çekilmiştir. Eskiye oranla çok daha küçük nitelikte bir olay veya durum normal şartlarda düşünmeyeceğimiz şeyleri düşündürür. Yapmayacağımız şeyleri yaptırabilir. Dahası, biz insanlar etrafımızı tamamen beynimizin içinde algılayan yaratıklarız. Çevreden aldığımız bütün veriler beynimizde işlenmekte ve bir karara bağlanmakta. Madde bağımlılığı, bu bağlamda kullanan kişide birçok hezeyana veya görsel ya da işitsel halüsinasyona yol açabilir.
Madde kullanımının psikolojik etkileri ise yukarıda anlattığımız temel üzerine kurulmuştur. Ancak çok daha geniş bir yelpazede düşünebilir. Yapılan araştırmalar, dopamin seviyesinin yüksek seyretmesinin yüksek ego, libido ve cinsel istekte artışa yol açtığını; bununla beraber haddinden fazla cesarete ve risk almaya açık davranışlara da neden olabildiğini ortaya koymaktadır. İlk ortaya çıktığı günlerde neden kullanıldığını hatırlayalım: askerleri daha zinde ve güçlü hissettirmek. Japon kamikaze pilotlarının psikolojik durumları daha da anlaşılır hale gelmiştir, umarız. Yüksek ego ise kibre yol açar. Bu kibir uzun vadede devam ettiğinde megalomaniye, daha ilerideki safhalarda ise narsizme dönüşür. Narsist bireyler kendilerini mükemmel zannetmektedir. Kendilerini aşıklık düzeyinde beğenirler ve asla hiçbir konuda hata yaptıklarını kabul etmezler. Bu tarz insanlar, kime ne kötülük yaparlarsa yapsınlar, her zaman kendilerini haklı görürler ve yaptıkları kötülüklerin altında her zaman iyi niyet olduğunu, yaptıkları kötülükleri hep iyi amaçlar uğruna yaptıklarını iddia ederler. Yüksek libidoları ve artmış cinsel arzuları ise onları sürekli aşk meşk peşinde koşan insanlara dönüştürebilmektedir. Bu insanlar durduk yere, hiçbir sebep olmaksızın gözlerine kestirdikleri herhangi bir karşı cinse birdenbire aşk beslemeye başlayabilmekte ve hatta karşı tarafın da kendilerine âşık olduğu gibi bir hezeyana kapılabilmektedirler. Hatta böyle bir durumda çoğu zaman karşı tarafla yüz yüze bir tanışıklıklarının olmasına bile gerek yoktur.
Benzer şekilde, uyuşturucu madde kullanan kimselerin ikna bariyeri kolayca aşılabilmektedir. Bu bariyerin kolayca aşılabilmesi, bu tarz maddelerin bazı sapkın tarikatlar veya örgütler tarafından da çokça kullanılmasına yol açmaktadır. Kendilerine madde verilen genç ve yetişkin, kim olursa olsun, madde etkisi altındayken telkinlere daha açık hale gelmektedir. Madde etkisi altındaki insanlara, mensubu oldukları örgütün amaçları ve faaliyetleri etkileyici vaazlarla anlatılmakta; bu insanlar, örgüt liderine adeta âşık olmaktadır ve onu ruhani bir figür olarak görmektedir. Örgüt mensupları, örgüt liderinin tek bir lafıyla ailesinden, eşinden, çocuklarından, hatta kendi canından bile kolayca vazgeçmektedir.
Tarihte 1090 yılında Hasan Sabbah kendi döneminin en zeki ve entelektüel isimlerinden biriydi. Felsefe, Fıkıh, Kelam, Mantık, Matematik ve özellikle de Geometri üzerine ciddi bir eğitim alan Sabbah, dönemin Kahire’sinde siyasi alanda da eğitim almıştı. Kahire o dönemlerde Fatimilerin elindeydi. Şii inancına sahip Fatımî Devleti'nin himayesinde İsmaililik mezhebini ve doktrinlerini öğrenen Sabbah artık İsmailî mezhebinin ileri gelenlerindendi. 1094’te Fatimi halifesi Müstansır-Billah’ın ölümünden sonra veliaht tayin ettiği oğlu Nizar da askeri bir darbeyle devrilmiş ve yerine Müstali-Billah halife olarak getirilmişti. Bu İslam dünyasında derin bir bölünmeye yol açtı. Mısır’da bulunan merkez Müstali’nin halifeliğini kabul ederken, günümüzde İran topraklarında kalan bölümde ise bambaşka olaylar gelişmekteydi. Hasan Sabbah ölen Nizar’ın gerçek halife olduğunu ve davasında haklı olduğunu öne sürerek Nizarî İsmaillilik adı verilen yeni bir tarikat kurdu. Böylece günümüzde dahi etkilerini sürdüren Şii-Sünni çatışmasının ilk temeli atılmış oldu. Hasan Sabbah müritlerine verdiği afyon sayesinde müritlerini olmayacak eylemlere ve intihar görevlerine motive edebilmekteydi. Tarikat mensupları, yani Sabbah’ın müritleri, Sabbah’ı adeta bir peygamber ve hatta tanrı gibi görüyor, söylemlerine büyük bir inançla sadakat gösteriyordu. Yukarıda bahsettiğimiz ikna beriyerinin kırılması ve Sabbah’ın yaptığı vaazların ne kadar etkili olduğunu örgütün tarihte gerçekleştirmiş olduğu önemli suikast eylemlerinden anlayabiliriz.
Uyuşturucu madde tesiri altındaki insanların kolay ikna oldukları ve telkinlere açık hale geldikleri bugün bilim insanlarının da kabul ettiği bir gerçektir. Ancak kendilerine madde tesiri altındayken yapılan telkinlerin doğru ve gerçek ya da etik kaygılar düşünülerek yapılacağını onlara kimse garanti edemez. Bu tarz durumlarda bazen devlet liderleri bile yanlış telkinlerde bulunup halkını haksızlık ve zulüm yapmaya sevkedebilmektedir. Yakın tarihimize yer alan 2. Dünya Savaşı yıllarında Adolf Hitler ve Nazi Almanyası bunun en vahim örneklerinden biridir. Yukarıda bahsettiğimiz üzere dopamin seviyesinin uzun süre yüksek seyretmesi kibri artırmakta ve megalomaniye, hatta narsizme yol açmaktadır. Nazi Almanyası'nın gerçekleştirdiği insanlık dışı zulmü bugün hiçbir ulus haklı görmemektedir. Ancak kendisinin dahi Alman olup olmadığı tartışmalı olan Hitler, ortaya koyduğu sapkın ideolojiye göre kendi ırkının tüm diğer ırklardan üstün olduğunu ve dünyanın geri kalanının kendisinin ve Aryan ırkı adını verdiği birkaç milletin yönetmesi gerektiğini savunmaktaydı. Hitler'in kendisi de bir uyuşturucu bağımlısıydı. Doktorları führerlerini sinirli, yorgun veya uykusuz gördükçe tedavi(!) amaçlı kendilerine sürekli morfin veriyorlardı. Benzer şekilde, Nazi ordusunun üst düzey kurmay subayları, hatta ss subaylarının büyük bölümü madde bağımlısıydı. Bunun yanı sıra, askerlerin de moralinin yüksek tutulması, kendilerini zinde hissetmeleri ve görevlerine daha iyi motive olmaları gerekiyordu. Sonuç olarak uyuşturucu bağımlısı bir insan kitlesi dünyayı yönetmek için kendisini ve kendi ideolojisini aday gösteriyordu. 2. Dünya Savaşı’nda Dünya bütük bir felaketten kurtuldu ancak tehlike geçmiş sayılmaz. Uyuşturucu maddeler halen örgütler tarafından kitleleri manipüle etmek için kullanılıyor.
Tarihin tozlu sayfalarından modern laboratuvarlara uzanan bu serüven, kimyanın insan iradesini nasıl manipüle edebileceğinin ve bilimin etik değerlerden koptuğunda nelere mal olabileceğinin en acı tablosudur. Hasan Sabbah’ın Alamut'taki stratejik manipülasyonlarından Nazi Almanyası'nın megalomanik yıkımlarına kadar, kimyasal bağımlılıkların kitleleri nasıl birer itaatkâr araca dönüştürdüğü açıkça görülmektedir. Bugün nöroloji ve modern bilim sayesinde beyin kimyasını, dopaminin sinaptik etkilerini ve ikna bariyerlerinin nasıl yıkıldığını çok daha iyi biliyoruz. Bilgiye ve bilime dayalı bir dünyada yaşarken, insan iradesini hedef alan her türlü kimyasal ve zihinsel manipülasyona karşı uyanık olmak; barışı, özgür iradeyi ve insan onurunu korumanın en temel şartıdır. Gerçek bir adalet ve kalıcı bir barış, ancak bilinçli, özgür ve manipülasyona kapalı bir insanlık bilinciyle mümkündür.
Bilim ve Teknoloji Birimi Başkanı
Ömer KÖYLÜ