
Geçmişin dâhiyane gözlem yöntemleri bugün modern uydu verileriyle doğrulanırken, nükleer reaktörlerin soğutulmasından tarımsal rekolteye kadar uzanan bu kriz, doğayla uyumlu sürdürülebilir politikaların ertelenemez bir zorunluluk olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir. Tabiatın gönderdiği bu mesajı doğru okumak ve yarının dünyasını inşa ederken su kaynaklarını korumak, insanlığın geleceği

Küresel iklim değişikliğinin sonuçları gittikçe kendini çok daha şiddetli bir biçimde göstermekte. Tuna nehrinin debisi son 117 yılın en büyük düşüşünü yaşadı. 1909’dan beri ilk kez su seviyesi eksi 162 santimetrelik bir gerilemeyle 100 yıllık rekoru geride bıraktı. Sırbistan, Bezdan bölgesinde Sırbısitan Cumhuriyet Hidrometroloji Enstitüsü’nün yaptığı ölçümler felaket çanlarının sesinin ne kadar yükseldiğini tüm dünyaya duyurmuş oldu.
Tuna nehri Avrupa’da tarih boyunca en önemli lojistik ve stratejik coğrafi oluşumlardan biri oldu. Roma imparatorluğu döneminde doğu ve batı arasında güvenli bir savunma hattı olarak görülmüştür. Batı roma imparatorluğu doğudan gelecek saldırıları engellemek adına sırtını coğrafi müttefiği Tuna nehrine yaslamıştır. Eşsiz Nehir taşımacılığı imkanları ise nehrin lojistik anlamında önemli fırsatlar sunmasını sağlıyordu. Nehrin kontrolünü elinde tutan bir devlet yapacağı seferlerde ordusunun ihtiyacı olan erzak, silah, mühimmat gibi maddeleri nehir üzerinden kolayca taşıyabiliyordu. Nehrin çevresinde tarih boyu çok uluslu bir yapı söz konusu olmuştur. Tarih boyunca nehir çevresinde bir çok farklı ulus kendi devletlerini kurmuş ve yönetmiştir. Osmanlı imparatorluğu döneminde nehrin hakimiyetini sağlamak için sadece bu nehre özel bir donanma kurulmuş ve bu sayede nehrin sunduğu lojistik imkanlardan yararlanılarak ordularını ikmal ederek Avrupa içlerine seferler düzenlenebilmiştir. Günümüz siyasi haritasında Almanya’nın kara ormanlarından doğan ve karadenize dökülene kadar 10 farklı ülkenin topraklarından geçen Tuna nehri farklı milletleri, dinleri ve kültürel yapıları birbirine bağlayan coğrafi, kültürel bir miras konumundadır.
Tarımsal üretimde bir nehrin tek önemi su taşıması değildir. Nehrin akıntısı içinde alüvyon dediğimiz ve tarımsal üretimde verimi artıran bitkiler için faydalı bir çok mineral ve organik madde taşıyan bir toprağın ham madesini de taşırlar. Bir nehrin bu içindeki bu hazinenin ortaya çıkması için nehrin akış hızının yani debisinin düşmesi gerekir. Bunun ise normal yollardan olması için menderes dediğimiz doğal coğrafi oluşumlar gereklidir. Menderesler bir nehrinin S harfi gibi kıvrıldığı zig zag çizerek ilerlediği bölgelere coğrafyacıların verdiği addır. Tuna nehri tarih boyunca taşıdığı hazineyi çevresine cömertce sunarak verimli alüvyon ovalarının oluşumuna zemin hazırladı. Günümüz Avrupa Tuna nehri havzası 80 milyondan fazla insana ev sahipliği yapmaktadır. Avrupa’nın tarımsal üretiminin yani gıda arz güvenliğinin %25 civarı sadece Tuna nehrine bağımlıdır. Bu tüm avrupa geneli için böyledir. Ancak tarımsal üretim konusunda ülke bazında baktığımızda nehir çevresinde kurulmuş olan ülkelerin daha büyük bir risk taşıdığını unutmamak gerekir.
Eski devirlerde teknolojimiz ve ölçüm araçlarımız çeşitli bilimsel araştırmaları yürütmek için son derece yetersizdi. Ancak atalarımız Tuna Nehri gibi bazı nehirlerin debisinde ki artışı veya azalmayı tespit etmek için dahiyane bir yol bulmuşlardı. Nehrin derin bir bölgesine büyük bir kaya yerleştiriyorlardı. Bu kayalarda nehrin bıraktığı izler, yosunlar nehrin debisinde ve seviyesinde ki azalmaya veya artışa işaret ediyordu. Bazı kayalar ise tamamen suyun altında kalıyordu. Ancak nehrin su seviyesi çokca düştüğünde ortaya çıkan bu kayalara açlık kayası adını vermişlerdi. Çünkü bu kayalar aslında yaklaşan potansiyel bir kıtlığı haber veriyordu. Yukarda anlattığımız 117 yılın en yüksek debi ve su seviyesi düşüşü ise Macaristan’ın Baja ve Mohaç kentlerinde ikinci dünya savaşından kalma birçok kalıntıyı, batık gemi enkazları, askeri motosikletler, düşmüş uçaklar, tanksavar mayınlarından oluşmuş bir yığın kalıntıyı adeta bir açık hava müzesinde dönüştürdü. Tabi tüm bunların yanı sıra yüz yıldır görünmeyen kuraklık ve kıtlık alameti sayılan açlık kayası da görünür hale gelmişti. Yoksa tabiat bize bir mesaj mı veriyor?
Bize tezat gelebilir ancak nükleer enerji elde etmek için de günümüz reaktörleri suya ihtiyaç duyar. Su ile ne ilgisi var kardeşim atomla çalışmıyor mu bu santraller diyenler olabilir. Nükleer reaktörlerdeki çok tehlikeli nükleer tepkimelerin yavaş ve kontrollü şekilde sürdürülmesi ve açığa çıkan enerjinin yıkım için değilde evlerimizde, ofislerimizde, fabrikalarımızda kullanılabilmesi için su çok kritik bir maddedir. Nükleer santrallerde kullanılan yönteme baktığımızda aslında sistemin bir hidroelektrik veya termik santral gibi çalıştığını görürüz. Ancak enerji elde etmek için hidroelektrik santrallerinde olduğu gibi belli bir yükseklikten serbest bırakılan suyun potansiyel enerjisi kullanılmaz. Nükleer santrallerde termik santrallerdekine benzer bir şekilde buhar enerjisi ile türbinleri döndürerek enerji elde edilir. Ancak suyu ısıtmak için kömür ve benzeri bir fosil yakıtın yanması sonucu ortaya çıkan kimyasal enerjisi yerine nükleer yakıt adını verdiğimiz zenginleştirilmiş uranyum, toryum gibi maddelerin atomlarının çekirdeğinde yer alan güçlü nükleer enerji kullanılır. Tuna nehrinin su seviyesinde ki azalma güvenlik riski yarattığı için Romanya’da Çernavoda nükleer santrali yetkilileri alarm durumuna geçtiler ve reaktörlerin bazıları kapatıldı kimilerinin ise üretim kapasiteleri düşürüldü. Alınan bu önlemler ise enerji arzını olumsuz etikledi. Yine benzer şekilde Macaristan’da yeralan Paks nükleer santralinde üretim kapasitesi düşürüldü. Avrupa birliği genelinde bundan yıllar önce enerji hatlarında dengeleme anlaşmaları kapsamında yapılan altyapı değişiklikleri sorunu tolere etmek için yeterli olmadı. Romanya, Moldova, gibi ülkelerde sanayii kuruluşlarında elektrik kesintileri yaşandı. Doğu avrupada gerçekleşen bu enerji sorunu tüm avrupa genelinde enerji arzı konusunda bir acil durum ilanına yol açtı. Tuna Nehri örneğinde görüldüğü gibi, küresel iklim krizinin tetiklediği kuraklık artık yalnızca çevresel bir sorun değil; gıda güvenliğinden nükleer enerjiye, lojistikten ekonomik istikrara kadar tüm zinciri etkileyen çok katmanlı bir ulusal güvenlik meselesidir. Tarih boyunca medeniyetlere can damarı olan bu nehir yatağındaki "açlık kayaları" ve savaş kalıntıları, doğanın insanlığa verdiği sessiz ama güçlü birer uyarı niteliğindedir.
Geçmişin dâhiyane gözlem yöntemleri bugün modern uydu verileriyle doğrulanırken, nükleer reaktörlerin soğutulmasından tarımsal rekolteye kadar uzanan bu kriz, doğayla uyumlu sürdürülebilir politikaların ertelenemez bir zorunluluk olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir. Tabiatın gönderdiği bu mesajı doğru okumak ve yarının dünyasını inşa ederken su kaynaklarını korumak, insanlığın geleceği adına atılması gereken en hayati adımdır. Bu sebeple ülkemizde 9-20 Kasım tarihlerinde gerçekleştirilmesi planlanan COP31 zirvesinde toplanacak ülkelere çağrımız; küresel iklim değişikliği ile mücadele için gerekli adımların atılması, alınan kararların lafta kalmaması, yapılacak uluslararası anlaşmaların sadece iyi niyet protokolleri ile sınırlı kalmayıp gerekli yaptırımlarla ve denetim mekanizmalarıyla desteklenerek tüm çevre sorunlarına çözüm olabilecek etkin bir yapının ortaya çıkarılmasıdır.
Bilim ve Teknoloji Birimi Başkanı
Ömer KÖYLÜ
Bu yazıdaki görüşler yazara aittir; derneğin kurumsal görüşünü yansıtmayabilir.